Ben Bilmem Erkeğim Bilir

0
1907

Büyükanne, büyükbaba, anne, baba, damat, gelin, çocuklar… Ah, çağımızın yıkılmış evlilikleri yanında eski zamanların büyük ve hayatı paylaşan aileleri hakkında bir şeyler izlemek insanların yüreğini ısıtıyor. Hele hele kocasına sımsıkı bağlı bir eşin, günümüzün nadir bulunan değerlerinden olduğu anlatılınca… çok fena çok…

Nostalji bir yana, kötü şöhretli büyük ailelerden bazıları, aile kavramının adını fena halde lekelemiştir. Gezginci bir hırsız çetesi olan McCrary’ler 1970’lerin başlarında Amerika’nın bir ucundan diğer ucuna bir yıl süre ile soygunlar yapmış, ailenin erkekleri (Baba Sherman, oğul Danny ve damat Raymond) yol boyunca yirmiden fazla genç kadını kaçırmış, onlara tecavüz edip öldürdükten sonra cesetlerini bir kenara atmışlardır.

Bütün bunlar olurken, korkunç ailenin iki kadını Carol ile Ginger tüm kalpleriyle erkeklerinin yanında olduklarını beyan etmişler, sadakatleri mahkemedekilerin gözlerini yaşartmıştır. Vahşî aile McCrary’ler tutuklandıktan sonra, sorgu esnasında kızları Ginger Taylor, “Kocamı çok seviyorum ve o ne yaparsa yapsın, yanında olmaktan başka bir şey düşünmedim” demiştir.

McCrary kadınlarının sadakat testinden geçmesinden tam tamına 100 yıl önce, ABD’de kanlı Bender’lar olarak anılan şeytanî bir aile -1870’lerde- korkunç suçlar işlemiştir. Gaddar bir aile reisi olan Joe Bender ve en az onun kadar vahşî olan karısı Elvira, Kansas sınırında köhne bir otel işleten Alman göçmenleriydiler.

Otellerine konaklamak için gelen kurbanlar, önce kızları Katie tarafından izzet-i ikram edilerek beslenip semizletilir –ve hatta kimi zaman cinsel olarak tahrik edilip gevşetilir- sonra da baba Joe Bender ve oğlu John tarafından kafatasları balyozla parçalanarak öldürülürlerdi. Cesetleri soyulur, kıymetli eşyaları alınır ve arazide rastgele bir yere gömülürlerdi.

1871–1873 yılları arasında yolu Bender’ların Oteli’ne düşüp de ortadan kaybolan insanların sayısı bir düzineyi geçince, yerel polisin dikkatini üzerine çeken bu meşum aileyle ilgili soruşturma başlatılmış, yapılan aramalarda bir kısmı nehre atılmış, büyük kısmı da otelin arkasındaki bahçeye ve ahırın zeminine gömülmüş cesetler bulununca, aile üyelerinin tümü için gözaltı kararı çıkartılmış, ancak bu tedbirin kimseye bir faydası olmamıştır. Kötü haberi alıp da sırra kadem basan ABD’nin ilk seri katilleri olarak tarihe geçen Kanlı Bender ailesinin akıbeti halen bilinmemektedir.

Bu bağları güçlü aile pek çok edebi esere ilham vermiş, hakkında TV dizilerinden tutun da, kısa hikâyeler ve romanlara kadar piyasaya bir dolu ürün çıkmıştır. Bunların en tanınmışlarından biri, Nicholas Nicastro’nun yazdığı ‘Hell’s Half-Acre – Cehennem’in İki Dönümü’ adlı romanda, özellikle Katie Bender’in karakteri, psikolojisi ve babasına olan sadakati konu edilmiştir.

McCrary ve Kanlı Bender ailelerinin hikâyeleri aile kavramını allak bullak edecek kadar dehşet verici olsa da, esasında, insanlık tarihindeki seri cinayetlere bulaşan korkunç ailelerin en eskisi ve en ünlüsü 15.yüzyılda yaşamış İskoçyalı Beane’ler olarak bilinir.

Beane ailesi sülâlece fasulye ekimiyle haşır neşirken, kötü geçen bir ekim sezonunun sonunda çiftçiliği bırakarak yol kesmeye başlamışlardı. Ailenin reisi Sawney Beane tembel ve yasal yollardan para kazanmayan biriydi. Karısı ile birlikte kasabayı terk ederek Galloway sahilinin tepelerinde bulunan 200 metre derinliği olan bir mağaraya yerleşti.

Kendisi gibi katı bir insan olan karısından sekiz oğlu, altı kızı ve onların ensest ilişkilerinden 32 torunu oldu. Kalabalık, gözü dönmüş bir güruh oluşturan aile fertleri, uzun yıllar boyunca yoldan geçenlere saldırıp onları soyduktan sonra etlerini yiyerek, artanları da deniz suyunda tuzlayıp –turşu kavanozlarında- saklayarak yaşamayı sürdürdüler.

Sonunda, kasaba halkı yüzlerce insanın kaybolmasından şüphelenmeye başladı. Beane ailesinin varlığından haberleri olmayan kasabalılar, suçlayacak kimse bulamadılar. Masum insanlar teker teker bu cani ailenin kurbanı oluyor, diğer masum insanlar ise kasaba halkı tarafından şüpheli duruma konulup linç ediliyordu.

Bu ölümcül ailenin kaç kişiyi öldürdüğünü kimse bilmemektedir. Tahminler bine kadar çıkmaktadır. Bölge halkı için bu kayıplar bir muamma idi. En sonunda, panayırdan dönen bir karı kocanın saldırıya uğramasıyla her şey gün ışığına çıktı. Beane’ler çifti öldürüp ziyafete başlamışlardı ki, bu akıl almaz sahnenin üstüne oraya gelip olaya tanık olan ikinci bir grup yetkililere haber verdi.

Çok geçmeden Kral James, 400 askerle Galloway sahiline geldi ve duvarları insan vücut parçalarıyla süslü, kelimelerle anlatılamayacak dehşetteki Beane mağarası keşfedildi, tüm aile yakalanarak idam edildi. Erkekler işkenceyle öldürülürken, kadınlar kazıklara bağlanıp diri diri yakıldılar.

Sawney Beane ve ailesinden esinlenerek yapılmış olan Wes Craven’in ‘The Hills Have Eyes  – Tepelerin Gözleri’ (1977) gerilim sineması meraklıları için görülmeye değer bir filmdir. Filmde Kaliforniya çöllerinde arabası bozulan tatile çıkmış bir aile, yamyam bir grubun saldırısına uğrar. İnsan eti yiyen aile üyeleri arasında Sawney Beane gibi korkutucu bir görünüme sahip –aktör Michael Berryman tarafından canlandırılmış olan- Pluto adında sıradışı bir karakter de vardır.

Bir söylenti olarak başlayıp günümüze daha da tüyler ürpertici bir formda ulaşan Beane Ailesi efsanesinin en sarsıcı tarafı –McCrary ve Bender ailelerinde olduğu gibi- korkunç babaların, cahil ve saldırgan erkek kardeşlerin -ve aynı zamanda damatların- aile içi şiddet ve cinsel istismarlarıyla boğazlarına kadar suça bulaştırılan kadınlardır.

Suç tarihinde kötülüğe başkaldıramayarak köleleşen zavallı kadınların hem acıklı, hem de öfkelendirici hikâyelerinin örnekleri çoktur. İstisnalar dışında, kadınların erkekler kadar vahşîleşebilmesi için baskı ve şiddet görmesi gerektiğini savunuyorum, dostlar. Siz siz olun, eşinize, ailenize saldırganlık ve öfke bulaştırmayın.

Rüzgâr ekerseniz, fırtına biçersiniz sonra…

Ercan Akbay – Cinayet Bilimleri Enstitüsü

PAYLAŞ
Önceki yazı“Erdoğan’ı da tercih etsen beni tercih etmiş sayılırsın”
Sonraki yazıBeklenen görüşme 18 günün ardından gerçekleşecek
Ercan Akbay’in profil fotoğrafı
Suçun arkasındaki psikolojiye ilişkin gerilim romanlarıyla tanınan yazar 1959’da İstanbul’da doğdu. 1978’de Kadıköy Maarif Koleji’nden mezun olup İ.Ü. İşletme Fakültesi’ne başladığı gün çalışma hayatına da ilk adımını attı. Turizm ve elektronik sektörlerindeki deneyimlerinin akabinde bir caz kulübü kurdu, sanat ürünleri ve tasarımla ilgili çeşitli işlerde çalıştı. 1996’da ilk kitabı ‘Kuraldışı Öyküler’i (Tales of the Weird) ve 1997’de ilk romanı ‘Erkekler Ağlamaz’ı (Men Don’t Cry) yazdı. Bir polisiye film senaryosu olarak başladığı ‘Tilki Tilki Saat Kaç?’ (What Time Is It, Mr.Wolf?) 2006’da, Değirmenlere Karşı (Against Windmills) 2010’da, Ten Kokusu (Scent of Skin) 2012’de ve ‘Fotoğrafçılar Kulübü’ 2015’te yayımlandı. 2016 da piyasaya çıkan ‘Akılçelen’ Ercan Akbay’ın yedinci kitabıdır.