Milletlerin itibarı

0
182

Tepkiselliği ve pişmanlığı çok kısa zaman dilimlerinde bile dibine kadar yaşayabilen bir toplumun fertleriyiz. Çok çabuk öfkelenerek telafisi mümkün olmayan hatalara teslim olmak artık günlük hayatımızın normal bir parçası haline gelmiş durumda. Uzun soluklu okumayı ve yazmayı, hatta mizahı sevmemize rağmen nükteden olmayı pek beceremeyen bir toplum haline geldik. Sosyal medyada yer alan mesajların birçoğu hakaret ve aşağılama, geri kalanı ise anlamsız ifadelerden oluşmakta. Ne var ki bizim için pek anlam ifade etmeyen bu mesajlar bazıları için “paha biçilemez” mücevher kıymetinde. Kim bu bazıları derseniz sayalım, büyük veri analistleri, psikologlar, sosyologlar, strateji uzmanları ve sosyal mühendisler! Zira bu mesajlar münferiden ve bir bütün halinde incelendiğinde yaşadığımız toplumun bilgi ve ruh hali hakkında paha biçilemez ipuçları veriyor. Hani şu karanlık güçler ya da içimizdeki ajanlar filan var ya, işte onlara hiç ihtiyaç yok. Her şey o kadar aşikâr ki ve yine herkes birbirinin ipliğini öylesine pazara çıkarıyor ki, kelimelerle anlatmak imkânsız, hem de bedavaya. İşte burada kaybettiğimiz şey itibar oluyor. İtibar gidince ne güvenilirliğiniz kalır ne de paranızın anlamı, ne ekonominiz dikiş tutar ne de finansal piyasalarınız.

Peki, soralım o zaman bir ülkeyi itibarlı yapan ana unsur nedir? Ya da itibar kaybettiren? Farklı yanıtları olabilecek bu sorunun bence en temel yanıtı “devletin kendi vatandaşlarının can ve mal emniyeti ile ifade özgürlüğünü ne ölçüde koruduğudur”. Başka bir ifadeyle “vatandaşlarının hak ve hukukunu nasıl güvence altına aldığıdır”.

Bir örnekle başlayalım ve oradan devam edelim: Finans merkezi olması için çaba gösterdiğimiz, lobi yaptığımız ve Ankara’da ne var ne yok taşıdığımız İstanbul’un itibarı çakma darbe ile bir anda beklenmedik bir yara aldı. Elbette onarılması mümkün bir yara ancak zaman alacağı da aşikâr.

2013 yılında düzenlenen Beşinci İzmir İktisat Kongresi’ne bir tebliğle katılmıştım. Tebliğden bazı satır aralarını bu vesileyle sizlerle paylaşmak istiyorum:

“Her ne kadar 2008 krizinin etkilerini bir Yunanistan, Portekiz…. kadar hissetmese de Türkiye geçmişteki deneyimleriyle küresel ve yerel finansal krizlere açık bir ülke olduğunu göstermiştir. Bu açıklığı yaratan temel neden yapısal sorunların kısa vadeli çözümlerle geçiştirilmesidir (cari açık, vergi düzenlemeleri vb.) . Bu durumun oluşturduğu elverişli istismar ortamını birileri asla kaçırmamıştır ve kaçırmayacaktır”. Yine tebliğden aktarmaya devam edelim:

“Finansal sistemin geliştirilmesi için izlenmesi gereken politikaların başında “(h)armoni” gelmektedir. Bir ülkenin hukuk sistemi başta olmak üzere piyasa düzeni uluslararası piyasalarla uyum içinde çalışmadığı sürece finansal sistemin gelişmesi mümkün değildir. Hukuk geneldir. Yani, dünya devi ABD kökenli yatırım bankası JP Morgan bir ülkede kendini ne kadar güvende hissediyorsa vatandaş Mehmet Efendi de aynı ülkede kendini “en az” o kadar güvende hissedebilmelidir. Bu genelliğin olmaması JP Morgan’ı göreli olarak daha güvenli bir yere koymaz. Tam tersine, elindeki hakkın bir imtiyaz olduğunu bilen JP Morgan bunun aynı mekanizma ile geri alınabileceğini de herkesten iyi bilir. Bu nedenle vatandaş Mehmet Efendi’nin yasal güvenceleri aslında JP Morgan için de geçerlidir, esastır, temeldir. İşte bahsettiğimiz itibarın yapı taşı burada yatmaktadır”.

Tüm bunları dikkate alınca twitter âleminde # kullanarak TL’ye sahip çıkalım sloganları ile bir yere varılamayacağı aşikârdır. Eğer varılacaksa bunu ilk kez keşfeden ülke olarak dünya finans yazınına girmemiz an meselesidir. Bu durumda da “geçmişte niçin böyle yapmadık” diye ne kadar hayıflansak azdır (!). ABD’nin sırf tahvil yoluyla tüm dünyaya 15 + trilyon dolar borcu olduğunu biliyor musunuz? Bu neyin parasıdır (ya da borcudur) bir düşünün bakalım.

Son on gündür aklıselim sahibi olduğunu düşündüğümüz eğitimli ve muhtemelen nitelikli olduğunu varsaydığımız yöneticilerimizin ağzından çıkanları duydukça bir imamın “okumuş cahillerin şerrinden koru ya Rabbi” duasına hak vermemek elde değil diye düşündüğümü de itiraf etmeliyim. Son on gündür yaşananlardan ortaya çıkan tablo şudur:

1. Birbirimizi anlamıyoruz,
2. Birbirimize saygımız yok,
3. Birbirimize güvenimiz yok,
4. Yalanda, iftirada ve yargısız infazda üstümüze yok.

Bir sonraki yazı konumuz asimetrik bilgi ve şu ABD’nin 15 + trilyon dolarlık borcunun nereden kaynaklandığı olsa iyi olur değil mi? All ways lead to Rome misali tüm yollar risk ve yönetime çıkıyor. Siz siz olun risk ve yönetimini kulak arkası etmeyin.

(*) Yazının başlığı iktisat bilenlere yabancı gelmeyecektir. Zira başlığı Adam Smith’in “Milletlerin Zenginliği” isimli eserinden esinlenerek oluşturdum. Londra’da 2009 yılında katıldığım bir konferansta söz konusu eserin orijinal adı olan “Wealth of Nations” başlığında geçen Wealth kelimesinin zenginlikten ziyade bir “durum”a atfen kullanıldığı söylenince çok şaşırdığımı hatırlıyorum. Jean-Baptiste Say, David Ricardo, Thomas Malthus, Ludwig von Mises gibi büyük iktisatçıların yanı sıra büyük Rus şairi Aleksandr Puşkin’in de Eugene Onegin adlı eserinde Adam Smith’in bu büyük eserinden etkilenmiş olduğunu da Wikipedia’ya dayanarak bu vesileyle ifade etmeliyim.

Coşkun Küçüközmen – RiskLab

Sizin bu konudaki yorumunuz?