Neden mi yaptım? Bilmiyorum…

0

William Shakespeare’in 1603 yılında yazdığı ünlü tragedyası Othello’daki kötü karakter Iago, Mağrip kökenli komutanın hayatını mahvetmekle kendine bir kazanç sağlamadığı ve hatta kıskançlık duyması için hiçbir neden olmadığı halde, habis bir motifle Othello’yu öldürmeye kalkışır.

Saçma gibi görünse de nedensiz, saf kötülüğün bazı insanların içinde kendiliğinden var olduğunu idrak eden Shakespeare’in bu yapıtında bize verdiği ders, kötülüğün nedenini sorgulamanın boşuna olduğudur.

Adlî uzmanlara göre, bir insanı öldürmek vicdanen kolay bir iş değildir ve –eğer kazaen işlenmemişse- her cinayetin arkasında mutlaka bir neden vardır. İstatistik bilgi olarak, katillerin büyük bölümü parayla ilişkili saiklerle öldürürler. Sosyokültürel ve coğrafî dağılımda farklılıklar olsa da, sonraki sıralarda kıskançlık, suç delili/tanık yok etme, düşmanlık, anlaşmazlık ve nefret cinayetleri gelir.

Öldürmek için makul gerekçesi olmayan seri katillerse –genellikle– kurbanlarını tanımazlar. Bu yüzden, seri katilin elde edebileceği bir kazanımın bulunmadığı cinayet vakalarında, cürüm ve suçlu arasında nedensel bağın kurulması son derecede güçtür. Adlî tahkikat bu yüzden zahmetli ve uzun, seri katilleri bulmak iğneyle kuyu kazmak gibidir.

Seri cinayetler nedensiz suçlar gibi görünse de, aslında nedensiz cinayet diye bir şey yoktur. Seri katili harekete geçiren canavarca içgüdü, onun gözünde -tıpkı zenginliğe imrenmek veya sadakatsiz bir sevgiliyi öldürmek gibi- nesnel güdüler kadar gerçektir.

Bir insanı seri katil yapan dürtü nedir? Bu sorunun cevaplarından hiçbiri tam anlamıyla ikna edici değildir. Seri cinayetlerin nedenlerini açıklamaya çalışan teorilerin arasında en çok ilgi çekenlerinden biri, uygar beynimizin R-Kompleksi olarak bilinen ilkel bir çekirdeğin üzerine inşa edilmiş olduğudur.

İnsanoğlunun içinde, derinlerde bir yerde soyundan geldiğimiz maymuna benzeyen atalarımızın vahşî içgüdüleri vardır. İnsanların büyük bir bölümünde, bu kaba ve yabanıl içgüdü, evrimleşip uygarlaşmış yönlerimiz tarafından kontrol altında tutulur.

Freud’cu kuramcılar, R-Kompleksi yerine ‘id’den bahsederler ve seri katillerin daha bebek yaşlardayken psikoseksüel gelişmeleri durmuş, hastalıklı kişiliklere sahip olduğunu kabul ederler. Seri katiller zarar vermeyi severler. Onlar için bir insanın canı -tıpkı bir bebeğin eline teslim edilen kırılabilir eşyaya yaptığı gibi- eğlenmek için yere atılıp kırılan bir nesneden farksızdır.

Suçbilimcilere göre, seri katillerin en önemli ortak noktası, çok kötü bir aile geçmişlerinin olmasıdır. Birçoğunun kötü yetiştirilmeleri patolojilerini açıkça etkilemiş ve onları nefret ve kendilerinden iğrenme hissiyle o kadar doldurmuştur ki, işledikleri cinayetler sevgiyi bulmanın bir yolu haline gelmiştir.

Kafa travmaları, hormonsal dengesizlikler, genetik bozukluklar, sosyolojik sebepler ve şiddete maruz kalma gibi çocuklukta yaşanan olumsuzlukların etkisi uzmanların diğer iddiaları arasındadır. Bütün bunlara karşın, bu güne kadar ortaya konan teorilerden hiçbiri tatmin edici bir açıklama olarak kabul görmemiştir. Zira psikolojik travmalarla dolu çocukluk yaşayan pek çok insan, büyüdüğünde seri katile dönüşmez.

Seri katili cinayete güdüleyen motif tam anlamıyla bilinemese de, ‘neden?’ sorusuna belki de en makul cevap, Herman Melville’in, ‘Billy Bud’ (1924) adlı şaheserinde verilmiştir.

Hikâyenin masum ve iyiliksever kahramanını nedensiz bir nefretle katletmek üzere harekete geçen John Claggart’ın çarpık ahlâkı üzerine düşünürken, Melville, onun şeytanî doğasının kötü yetiştirilmiş olmaktan veya rezil bir hayat yaşamaktan kaynaklanmadığını ve kötülüğün o insanın ruhunda doğmuş olduğunu söyler.

FBI Davranış Bilimleri Birimi’nden Roy Hazelwood’a göre, seri cinayet, şehvet cinayetiyle aynı anlama gelir. Suçun genetiğiyle ilgili araştırmalarda, en çok seri katil üreten ülkeler arasında ön sıralarda bulunan Almanların kötü insan davranışları için tasvir yüklü sözcükler türetmek gibi bir yetenekleri vardır. Lustmord’ şehvet cinayetlerine verilen, eğlence ve seks keyfi için öldürmek anlamına gelen ilginç bir isimdir. Şehvet katilleri öldürmekle kalmaz, bunlar kurbanlarını kesip parçalamaktan yoğun bir erotik zevk alırlar.

Almanlar yalnızca ‘lustmord’ sözcüğünü icat etmekle kalmamış, bu uygulamanın öncüleri de olmuşlardır. Tarihte belgelenen ilk şehvet katili on altıncı yüzyılda yaşamış Bavyera’lı bir Alman, Nicklaus Stüller’dir. 1577’de idam edilen Stüller, kadınlara tecavüz etmek için saldırmış ve haz sarhoşluğunu sürdürmek için kurbanlarını karınlarını yararak öldürmüştür.

Hazelwood’a göre, sadizmin kaynağı başkalarına acı verme isteği değildir. Buradaki esas motif, başka bir insana karşı üstün olmak, onu çaresiz bir zavallı haline getirmek, onun efendisi, yani tanrısı olmaktır. Sapkın tutkuların ve canavarca şehvetin arkasında yatan temel içgüdü, yönetme ve hükmetme arzusudur.

Velhâsıl, insanı cinayet işleyecek kadar kötü yapan şey her ne olursa olsun, kötülüğün illâki bir nedeni olması gerektiğini düşünmeyin, dostlar. Saldırgan davranışları hiç ummadığınız insanlardan, hiç beklemediğiniz zamanlarda görebilirsiniz. “Ona hiçbir kötülüğüm dokunmadı, bana neden zarar vermek istesin?” diyerek kendi kendinize telkinde bulunmanız, sizi hastalıklı eylemlerin hedefi olmaktan kurtarmaz.

İyi insan olmaya çabalarken, kötülerin her yerde karşınıza çıkabileceğini aklınızda tutun ve tedbirli olun lütfen. Şarkıdaki gibi, ‘Neden?’ diye sorup düşünüp hiç yorulmayın. Nasıl aşkın bir nedeni olmuyorsa, kötülüğün de nedeni olmayabilir.

Ercan Akbay – Cinayet Bilimleri Enstitüsü

yükleniyor...
PAYLAŞ
Önceki yazıTürk ve Yunan güçleri 3 gündür Kardak yakınında bekliyor
Sonraki yazıTerör saldırılarıyla ilgili yayınlar tamamen yasaklandı
Ercan Akbay’in profil fotoğrafı
Suçun arkasındaki psikolojiye ilişkin gerilim romanlarıyla tanınan yazar 1959’da İstanbul’da doğdu. 1978’de Kadıköy Maarif Koleji’nden mezun olup İ.Ü. İşletme Fakültesi’ne başladığı gün çalışma hayatına da ilk adımını attı. Turizm ve elektronik sektörlerindeki deneyimlerinin akabinde bir caz kulübü kurdu, sanat ürünleri ve tasarımla ilgili çeşitli işlerde çalıştı. 1996’da ilk kitabı ‘Kuraldışı Öyküler’i (Tales of the Weird) ve 1997’de ilk romanı ‘Erkekler Ağlamaz’ı (Men Don’t Cry) yazdı. Bir polisiye film senaryosu olarak başladığı ‘Tilki Tilki Saat Kaç?’ (What Time Is It, Mr.Wolf?) 2006’da, Değirmenlere Karşı (Against Windmills) 2010’da, Ten Kokusu (Scent of Skin) 2012’de ve ‘Fotoğrafçılar Kulübü’ 2015’te yayımlandı. 2016 da piyasaya çıkan ‘Akılçelen’ Ercan Akbay’ın yedinci kitabıdır.